Zafer Tunç'un Kaleminden bir Yurt Gezisi

Uzun zamandır düşlediğim, gerçekleştirmeyi çok istediğim bir geziydi bu. Kırsaldan gelmenin sonucumudur nedir  macerayı,doğayla iç içe olmayı istiyorum hep. Ayrıca yabancı milletlerin insanları bırakın bizim büyük şehirleri en ücra köşelerimize kadar gezmesini biliyorlar ama biz maalesef  doğduğumuz yer, okuduğumuz yer, askere gittiğimiz yer, devlet kurumları ile herhangi bir nedenle Ankara ve akraba eş dost ziyareti için gittiğimiz birkaç il dışında ÜLKEMİZİ ne kadar biliyoruz. Sorduklarında gururla Türkiyeliyiz diyoruz ama Doğuyu görmeden Karadenizi görmeden nasıl Türkiyeli oluruzki?

Aslına bakarsak sadece görmekte değil o bölgelerde belirli bir süre yaşamakta gerekir ama bu dönemlerimizde geçim şartları nedeniyle yılda bir aylık tatilde nasıl yaparız bunu. Ama  gelecekte Allah uzun ömür verirse emeklilikte gerçekleştirmek gerek bu düşü.

İşte  böyle başladı gezi proğramı.Geçen yıl Fethiyeden başlayıp Göcek/Dalaman/Marmaris/Datça/Bodrum/Didim/Kuşadası/İzmir/Çanakkale/Silivri/İstanbul/Kocaeli turu ile başlıyan yıllık gezi güzergahında bu yıl doğu Anadolu ve Karadeniz vardı.

Bu yıl planım 14 günlük bir gezi turuydu.Yola iki araba çıktık.Başlangıcımız memleketim olan Burdurdu.sabah 11,00 sıraları Ispartadan geçtik.Komşu il olması nedeniyle birkaç kez görme fırsatım olmuştu burayı.İlk heyecan Ispartanın Eğirdir ilçesine girerken başladı.Daha önce görmüş olsam bile gene yüksek bir tepeden Eğirdire girerken sağ tarafta Komando okuluna ait Türk Bayrağının olduğu Sarp dağların yamacı ve solumuzda gölün başında Kartal yuvasını ndıran heybetli Askeri Orduevi/Gazino ile Eğirdir gölünün muhteşem görünüşü büyülüyor insanı.Burada kulakları çınlasın Mehmet Gürdal hocamız aklıma gelir hep.Kendisi Buralı olması vesilesiyle Turizm derslerinde çok anlatırdı Eğirdiri.Ama insan görmediği bir şeyi ne kadar hayal/tasavvur edebilirki.Nekadarda haklıymış diye şimdilerde düşünüyorum hep.Gene aklıma geldi Gürdal hocamız birde en çok Kekova Kaş taraflarını bahsederdi.El değmemiş bu köşelerin Turizme mutlaka açılması gerektiğini ve o dönemlerde 70 bin olan turizm belgeli yatak kapasitesinin 300-400 binlere çıkartılması gerektiğini söylerdi .Ve şimdi  yanılmıyorsam bir milyon yatağı geçtik.Nerden nereye gelmişiz.Ancak turizm gelirlerimiz maalesef aynı oranda artmıyor.Eğirdir gölü hem tarım amaçlı sulamada hemde deniz ürünlerinde cömert davranıyormuş bölge insanına.Türkiyenin en büyük kemik hastanesinin yanından (maalesef ne hikmetse yaz gelmiş gene yolda inşaat faaliyeti var burada) geçip biraz ileride mola verdik.Yol kenarında söğüt ağacının serin gölgesinde yanımıza aldığımız ayranlardan yudumlayıp Burdurdan kendi bahçemden topladığımız kiraz ve kayısılardan yedik.Yolcu yolunda gerek deyip vurduk rampaya.Derken öğle sonrasında gene yüksek bir tepe üzerinde  ya çok geniş olmasından yada hafif bir nem tabakası nedeniyle  çevresini göremediğimiz Konyaya geldik.İlk kez geliyordum buraya.Zamanımızın dar olması nedeniyle sadece Hz.Mevlana türbesini ziyaret etmekti planımız.Konyanın ilk yerleşim yeri olduğunu tahmin ettiğim bir yerde sorarak öğrendik burayı.İlk bakışta broşür ve kitaplardan tanıdığımız o Turkuaz renkli türbenin kubbesi görünce insan mistik bir havaya bürünüyor.Asıl kapıdan içeriye girerken Tasavvuf müziği ile insan bir kere daha farklı bir boyutta hissediyor kendini. Bu tür yerlerde ayakkabılarınızı çıkartıp içeriye girmek gerekiyor.Bazıları  bilmediği için doğrulup giriyor gerçi görevli ikaz edip elinize bir poşet tutuşturuyor içine koymak için.Yanınızda taşıyorsunuz.Her yerde olduğu gibi kapkaç/çalma olaylarına karşı elinizde poşette taşıyorsunuz ayakkabınızı.

Öğle yemeğimizi Mevlananın yanındaki pidecide yedikten sonra çıktık yola.Yol yapım çalışmaları nedeniyle tali bir yola girdik.Aksaray/Nevşehir yolunu sorduğumuz bir Konyalının tarifine uyup yola koyulduk.Yaklaşık 35/40 km sonra yol levhalara bakıyorum Niğde /Pozantı/Adana  mesafelerini yazıyor .Bu işte bir terslik var deyip bir petrole girip soruyorum Nevşehir yolu nerde diye.Niğdeden dolaşmakla geriye gidip doğru yoldan gitmenin aynı mesafe alacağını öğreniyoruz.Genede güvenlik açısından geriye dönüp doğru yoldan gidiyoruz.Denizde yolculuk yapanlar bilir ufuk çizgisi vardır.Denizin bittiği yerdir orası.Yani Dünyanın yuvarlaklığının kanıtı.Konya ovasıda aynen öyle.gözünüzün alabildiği kadar uzakta ufuk çizgisi görünüyor.Ne bir dağ ne bir yükselti alabildiğince bozkır.Böyle bir manzara ile ilk defa karşılaşıyorum.Ama teknolojiye mesafe dayanmıyor.Akşama doğru Aksarayı geçip Ihlara vadisine giriyoruz.Eskiden bu bölgeyi bir iki kilometrekarelik bir alan sanırdım.Vadiye giriyorsunuz.Kuzeyden güneye doğru uzanan sanırım 30/40 km uzunluğunda vadi.Yer yer peri bacaları.ve oymaya elverişli her kayaya evler yapılmış.Yol boyunda ara ara durup eski ile iç içe girmiş köylerde  duraklayıp oralar hakkında bilgi alıp görüntü alıyoruz.Etrafımıza koşturarak gelen esmer tenli çocuklardan ilkönce tedirgin oluyoruz ama bakıyoruz saf anadolu çocukları.Kesinlikle büyük şehirlerdeki hanutçulara benziyen istek veya girişimleri yok.Hatta bizlere o bölgedeki eski yerleşim ve yaşam hakkında bilgi veriyorlar.Davranışları hoşumuza gittiği için yanımızdaki meyvelerden kendilerine verip sevinçlerini görmek ayrıca mutlu ediyor bizi.Asıl Ihlara’nın yerleşimyerine varıyoruz.Aşağısı oldukça derin vadi.Giriş yukarıdan merdivenlerle iniliyor.Vadi içerisinde su akıyor.Belliki niye orada yerleşim yeri kurmuşlar.Birbirinden ayrı yerlerde ziyaret edilebilen 7/8 tane Kilise olduğunu öğreniyoruz orada bizi karşılıyan bir Jandarma erinden.Bölge asayişini Jandarma sağlıyormuş.Ancak ziyaret saatinin bittiğini ertesi gün vadiye inebileceğimizi söylüyor bize.Plakaların 07 olduğunu görünce yakınlık duyduğunu kendisininde Alanyalı olduğunu askerliğini kısa dönem Jandarma olarak yaptığını anlatıyor bize.Bölgede konaklamanın riskli olduğunu çünkü geçmişte otel ve pansiyonların  randevuevi gibi çalıştığını o nedenle jandarmanın sık sık bu konaklama yerlerine kontole geldiğini bu nedenle rahatsız edilebileceğimizi söylüyor.Bu  biraz tuhaf geliyor  ve bir ihtimal ertesi gün tekrar gelebiliriz fikri ile Derinkuyu yolundan Nevşehire doğru yola çıkıyoruz.Nevşehirde bir arkadaşımız bize evsahipliği yapıyor .Sabah erken kalkıp Ürgüp-Göreme-Avanos bölgesine gidiyoruz.Her yer gece karanlığında karlı bölgeyi andıran beyazlıklarla dolu.Peri bacaları ve kayalarda oyulmuş evler.çok geniş alana yayılmış yerleşim bölgeleri,açıkhava müzeleri,kiliseler.Her kiliseye girişte Banknot matbası adını taktığım gişeleri koymuşlar.Kişi başı iki milyon diyorlar.Hadi gezeceğiniz bir iki yer olsa neyse ama  yer çok olunca bu uygulama beni biraz sinirlendiriyor.Çünkü bütçemiz kısıtlı.Dörtkişiyiz.Bazılarını sadece dışarıdan görmekle yetinip Uçhisar kalesine çıkyoruz.

Tatile çıkarken okulumuzun sitelerine yazdığım gezi proğramımı okuyup davet eden Nevşehirli Savaş arkadaşımızın yanına uğramayı düşünüp telefon ediyorum.Ama kendisi orada olmadığını havaalanı tarafında olduğunu belirtiyor ve görüşemiyoruz.Çocuklar illaki Asmalı konak diye tutturuyor.Onları kırmayıp gidiyoruz.Orayada girişte ikişer milyon ödeyip dizi olarak hiç izlemediğim konakta Diclenin odasını ,mutfaklarını odaları görüntüleyip hatıra resimleri çektirip akşama doğru Kayseri yoluna koyuluyoruz.Kayseriye 10 km.mesafede yol kenarında  koyu gölgesi olan bir ağaç altında  çay demleyip karnımızı doyurup tavla oynuyoruz.Kayserinin merkezine park edip alışveriş için geziyoruz.Antalyada olmıyan Hilton’un  burada olduğunu ilk görüyorum.Ve İstanbuldaki kapalıçarşının bir benzeri belki o kadar büyük değil ama yaklaşığının olması şaşırtıyor beni.Gezi boyunca ihtiyacımız olacak sucuklardan alıp arabaya asıyoruz.Yola çıkıyoruz.Gemerek’te gece arabalarımızda  konaklamayı düşünüp bir petrol istasyonunun önüne park ediyoruz.Sabah arabaların önünde çay demleyip kahvaltımızı yapıp çıkyoruz yola.Şarkışla levhasını görünce daha çok çocukluğumda radyolarda dinlediğim  Aşık Veyselin’ Ben Sivasın Şarkışla İlçesinin Sivrialan köyünde doğmuşum’ diye başlıyan cümlelerini hatırlıyorum.Bizim kuşluk vakti dediğimiz sabah saat 10,00 sıraları Sivas’ın ünlü çifte minarelerinin önündeyiz.Şehrin trafiği Antalyanın trafiği aratacak ölçüde sıkışmış durumda.Biraz tur atıp çıkıyoruz Erzincana doğru.

Sivas Erzincan arası bi hayli uzak.Yolda ilerlerken sol tarafımızda ,galiba sürekli karada gittiğimiz için bizi heyecanlandıran bir gölle karşılaşıyoruz.Patika bir yoldan bir zamanlar Erzurumdaki bir Üniversitenin(yanlış hatırlamıyorsam Kazım Karabekir Üniversitesi) sosyal tesisi işlevini görmüş ancak şimdi bakımsızlıktan viraneye dönüşmüş bir yapı.Gölde küçüklü büyüklü balıklar dikkatimizi çekiyor.Balıkları incelerken başka bir arabalı aile geliyor oraya.Onların gezi güzergahı bizim tam tersimiz.Antalyaya geliyorlar. Erzurum Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu’nun müdürüymüş.Oldukça yakın davranıyorlar ama gene bürakrat  kimlikleri var tabiki.Yola devam ediyoruz.Yokuş aşağıya gittiğimi sandığım uzunca bir yolda arabamın zorlandığını görüyorum.Öyleki yer yer ikinci vitese düşüyorum.Biraz tedirgin oluyorum.Acaba bir problemmi var diye ama sağ tarafta akan nehir dikkatimi çekiyor.oldukçada hızlı akıyor ve bize doğru..Sular bizim gittiğimiz yönden geliyor.Ve o an TV.lerde anlatılan  arabaların vitesi boştayken  yokuş yukarı gitmesi olayı aklıma geliyor.Sanırım göz yanılması.O bölgedeki yeryüzü şekilleri  gözümüzü aldatıyor.Yokuş aşağı gibi gittiğimiz yerlerde aslında dağa tırmanıyoruz.Kemah levhalarını gördüğümde  Askarde beraber olduğum kardeşim Ramazan Hiçdönmez aklıma geliyor.Kendisi Erzincanlı.Sanırım Kemahtan çok bahsederdiki o anımsıyorum.Ve cepten onu arayıp sürpriz yapıyorum.Dağları tırmanmamız Sakaltutan geçidini geldiğimizde sona eriyor.Bu yerin adıda galiba hava durumlarında sıkça duyduğum için kış aylarında karla kaplı olduğu için geçit vermiyen zirvelerden.Yokuş aşağı inmeye başlıyoruz.Karnımız aç.Sağ tarafımızda alabalık restaurant.Sahibi  ilgileniyor,ve bize kiremitte alabalığı yememizi öneriyor.Bu tadı başka yerde bulamazsınız diyor.Ben iki porsiyon yiyorum ama bizim diğer efrat nedense hoşlanmıyor.Dedim ya yokuş aşağı iniyoruz diye benim taka  bile yokuş aşağı nerdeyse uçuyor.Ve az sonra trafikler çeviriyor.Radara girmişiz,hızımız 106.km/h.Maximum limit 99 km/h olmalıymış.Kardeşim yollar güzel arabalrda niye 200/260 maximum kadran koymuşlar diye trafik polisleriylehayıflanarak konuşuyoruz.Biz bilmeyiz merkez bilir muhabbeti ordada geçerli.Yazıyorlar 64 milyon.

Devam ediyoruz ve Erzincana giriyoruz.Erzincanın merkezinde uğrayacağımız iki adrese uğrayıp çaylarını içip Eşki  Su dedikleri yeri görmemizi öneriyorlar.İçinde kayıkların dolaştığıbüyükçe bir gölet.Ve çeşmelerden saf maden suyu akıyor.Arabada bulunan tüm petleri bu sudan dolduruyoruz.Gezi boyunca bu suyu içme suyu olarak kullandık.Bu suyun insan sağlığına yararı hakkında üniversitelerden alınmış raporlar yazıyor çeşme başında.Ve yöresel bir düğün Alayı geliyor o bölgeye.Davul zurna eşliğinde halay çekiyorlar orada.Erzuruma doğru yola çıkıyoruz.Oldukça uzun bir bölümünde yol yapım ve genişletme çalışmaları var.Araçlar tozu dumana katıp ilerliyor yolda.Karşıdan gelen arabaların haberdar etmeleri sayesinde Erzincandan çıkışta Radara girmekten kurtuluyoruz.Ha şurda ha burda derken arabaya yakıt için gaz bulamıyoruz.Vadi boyunca dar yollardan gidiyoruz.Tunceli Pülümür yol ayrımı dikkatimizi çekiyor.Dağlar sarp ve ağaçlı.Birkaçgün önce buralarda teröristlerle çatışmaların olduğu geliyor aklımıza.Ve insan ürperiyor.En çokta insanın ailesinin yanında olması huzursuz ediyor insanı.Hani insan kendisi bi şekilde başının çaresine bakabilir ama çor çocuk ne yapar böyle bir durumda.Yedekte olan az bir benzinle idare edip gidiyoruz vadi boyunca.Ve suyun aktığı insanların baktığı bir bölge maalesef.Fıratın kollarından birisi ,kenarlarında oldukça verimli topraklar ama galiba terör nedeniyle hiçbir dikili ağaç veya tarım yok.Düşünüyorum bu sular bizim memlekette(Burdur) olsa insan diksen biter.D.S.İ nin sondaj kuyularından en fazla soba borusu kadar veya onun yarısı kadar  akan suları  saatte 10/15 milyon TL. ödüyoruz.Ve oralardan bişeyler yetiştirip satmaya çalışıyoruz.Adını tanıdıklarımız orada askerliklerini yaptığı için sık sık duyduğum Aşkaleyi geçip akşama doğru Erzuruma varıyoruz.İki gündür yorgunluk ve duş ihtiyacı için o gün otel/motel/pansiyonda kalmayı düşünüp öğretmenevine yöneliyoruz.Yaz boyunca yer olmadığını söylüyorlar bize.Birkaç otel adı alıp fiyatı uygun olan Dede otelde karar kılıyoruz.Pansiyon yokmu diye sorduğumuzda oda neki diyorlar.Birkaç dönerciye uğrayıp çok yağlı olduğu için yemekten vazgeçiyoruz.Aşağı yukarı hepimizin yağlı ve et yemeği yememeyle ilgili nedeni var.Bir manava yaklaşıp karpuz kavun peynir alacağımızı ancak kavun karpuzu manavın dilimlemesini rica ediyoruz.Ve Antalyada insanın yaşasa inanmayacağı bir biçimde  manav bizi hemen yaninda bulunan pideci dükkanına alıyor.Bir güzelde servis ediyor.Bunları hiçbir karşılık gözetmeksizin manav ve pideci yapıyor.Sanırım bunu Antalyada bir esnafa söyleseniz insanı kabaca kovarlar o bölgeden.Peynir  taş gibi koyun peyniri.Lezzetine diyecek yok.Tatil dönüşü sipariş vermek amacıyla manavın adresini ve oluruyla telefon numarasını alıp otele dönüyoruz.Ertesi sabah adını sıkça duyduğumuz Palandökene çıkıyoruz.Mevsimin yaz olması nedeniyle işletmeler bomboş.Artvine doğru yola çıkıyoruz.Vadi boyunca ilerliyoruz.Dağlar o kadar dik ve sarpki gökyüzünü zor görüyoruz.Baba sanki dağlar üstümüze yıkılacakmış gibi duruyor diyor  kızım.Televizyonlarda belgesel ve haber olarak izlediğimiz aralıklarla  nehirden karşıya geçmek için  kurulmuş makara sistemleri.Adı nedir bilmiyorum nehrin üstüne bir taraftan diğer tarafa kalınca metal bir halat tutturulmuş.Ve bu halatın üstünde inşaatların vinçlerinde kullanılan yataklı bilyelere tutturulmuş çoğu ahşap tahtadan yapılmış yer yer çürümüş bir insanın zor sığabileceği küçük küçük sandık türü şeyler. Ve insanlar korkusuzca karşıya geçiyorlar .Altta  bu mevsimde bile arabaları sürükliyebilecek kadar  çoşkulu akan nehir.Buralarda küçücük düzlükleri bile bahçe ve tarlaya çevirmiş insanlar var.Nehrin kenarlarına küçük küçük ark lar oluşturmuşlar buralara nehrin doğal  eğimi ve hızından yararlanıp kenarlara su çıkarmışlar.Bu çalışkanlıkları ve zorlukla mücadeleleri bu bölge insanının karadenize yakın olduğunu gösteriyor bize.Akşama doğru Artvine ulaşıyoruz.Zirveden aşağıya inerken görüyoruz Artvinin  doğayla bütünleşen ihtişamını.Girişte Türkiyenin  verimliliği en yüksek olacak olan barajının şu anda inşaat halini görüyoruz.Bittiğinde biraz önce geçtiğimiz tüm bölgelerin taa Yusufeline kadar sular altında kalacağını söylüyorlar.Bu bölgeleri bir daha göremiyecek oluşumuz biraz canımızı sıkıyor amaEnerjide  dışa bağımlılığımızın azalacak olması insana gurur veriyor.Şehir merkezinde biraz mola verip görülebilecek yerleri soruyoruz.Akşam karanlığında yukarılarda bir restaurant tarif ediyorlar.Tırmanmaya başlıyoruz.Olur ama bir yerleşim yeri özelliklede bir il bu kadar sarp ve dik yamaca kurulabilir.Şaşırıyor insan.Dön babam dön ,sanki 100 kilometre tırmanıyoruz.Hani masallarda vardır ya tekerleme.’’Azgittik uz gittik dere tepe düz gittik döndük baktık bir arpa boyu yol almışız’’.gibi bizde yukarıdan aşağıya baktık o kadar nereye tırmandık? Karadeniz ezgileri eşliğinde  bizim beş yıldızlı alakart restauranları aratmıyacak hizmet ve kalitede olan restaurantta yemeğimizi yedik ve ver elini Karadeniz sahili.Gecenin karanlığında saat 23,00 gibi gördüm Karadenizi Hopada.İlk defa görüyor olmanın heyecanı vardı.Hep duyarız ya coşkuludur Karadeniz,adı gibi kapkaradır diye.Gerçekten karanlıkla birleşince banada öyle geldi.Maliyeti düşürmek amacıyla araba içinde sabahlamayı düşündük ve güvenli olsun diye resmi bir kurumun bahçesine girdik.Etraf binaların balkonlarındaki meraklı Karadeniz insanlarının şikayeti sonucu tam uyumak üzereyken çevremiz üstünde alarm ışıklarını yakarak gelen iki tane ekip otosuyla çevrildi.Arkasından sivil bir renault marka araba.Burada ne yapıyorsunuz kimliklerinizi görebilirmiyiz?İçeride uykudan şaşkın bir şekilde uyanmış çocukları gösterdim.Yaptığınız işi beğendinizmi diye hayıflandım polislere?Beyefendi şikayet var biz o nedenle gelmek zorundayız dediler.Özür de dilediler.Gerçekten eğitimli ve olgun Türk Polisi durumundaydılar.Ama Karadeniz insanı hakkında ilk izlenimim aynı yönde olmadı.Belki duyarlılığı güzel ama gel bir bak yakından arabaları kontrol et şüpheli ise o zaman ara güvenliği.Neyse polisler bizi daha emniyetli olacağını düşündüğümüz sahilde Türkiye Denizcilik İşletmeleri Liman Müdürlüğünün bahçesine eskort eşliğinde götürdüler ve burada güvende olursunuz dediler.Kendilerine teşekkür edip  uykuya daldık.Sabah Güneşin doğuşuyla beraber uyanıp Aydınlıkta Karadenizi inceledim.Gece gördüğüm kadar kapkara değildi.Kahvaltıdan sonra ilk kez Türkiyenin bir  ülkeyle kara sınırını görmek amacıyla Gürcistan  sınırımızdaki Sarp sınır kapısına gittik.Karadeniz bölgesinin alışılmış denize paralel sarp  eteği ile deniz arasında bir kapı.Hemen yamaçta bir köy var.Evlerin bir kısmı Gürsisatn tarafında bir kısmı Türk tarafında.Sabah akşam evler arasında misafirliğe gidiş geliş olduğu kesin.Bu ilginç yerleşim yerini kameramla görüntülemeye çalışırken bir askerimiz çekimin yasak olduğunu ısrar edersem önceki dönemlerde olduğu gibi kamerama bile el konulabileceğini söyledi.Az bi görüntüye razı olup Rizeye  gitmek amacıyla aynı yoldan geriye döndük.Gezi proğramını yaparken Ayder yaylasını mutlaka görmemiz gerektiği söylenmişti. Kıyıyla 90 derece açıyla buluşan vadiye girdik.Yine dik ve dolambaçlı yollardan Ayder yaylasına çıktık.Artık bulutların içindeyiz, sanki gökyüzüne iyice yaklaştık.Kaçkar dağlarının muhteşem görünüşü insanı bir başka yaşama sürüklüyor. Havada sürekli bir nem var. İnce ince yağmur şeklinde yere düşüyor.Tipik tamamı ahşap ağaçtan yapılmış geneli iki katlı Karadeniz evleri. Bizim alıştığımız biçimde yanyana veya küme küme değil çok dağınık biçimde evler. İnsanın aklı almıyor bu evlerde yaşıyan insanlar nasıl tırmanıyor o evlere o yamaçlardan. Hani insan kendisi tırmanamıyacak birde düşün  pazara/markete gitmişsin elinde kavun karpuz vs.ile nasıl çıkılır o evlere.Veya üretilen ürünler nasıl taşınır ambarlara eve.Yaylanın merkezinde Ayder Kaplıcaları. Fiyat soruyoruz .İkişer saatlik satıyorlarmış. Kişibaşı 4 milyon.Tabi sağlık açısından çok büyük yararı varmış ama en az bir hafta kalıp 20 seansın üstünde girmek gerekiyormuş. Bu bilgileri insanların ağzından zorla cımbızla çeker gibi aldık maalesef. Anlamadığım biçimde Karadeniz insanında bir umursamazlık ve pek yardımcı olmayı sevmiyen bir hava sezdim. Bu tür yaklaşımlar daha sonraki günlerde Samsuna kadar devam etti maalesef. Galiba Paranın girdiği yerden bizim millet olarak öğünülecek olan yardımseverlik geleneğimiz çıkıp gitmiş.Veya  Laz olarak tanımladığımız bölge insanının  yapısı böyle.

Tekrar sahile dönüp Uzungöle vardık.Uzungöl şu Turizm bakanlığının broşürlerindeki yemyeşil doğa/göl /ve minareli camisiyle ünlü  yaylamız. Salt turizm/konaklama  amaçlı yapılmış pansiyonvari tek odalı tamamı ahşaptan yapılmış konaklama yerleri.Ağacın bu kadar bol olmasının bir sonucu galiba.Yazmayı unuttum, gezi güzergahımda Erzincandan hatta Sivastan itibaren evlerin çatıları hep gri renkli saç dediğimiz metal madde ile kaplı.Bu Uzungölde de aynı.Keşke her tarafı ağaç olan bu evler ağaca uygun doğal bir kaplama maddesiyle kaplanabilse daha bir bütünlük kazanacak. Böyle bir malzeme yok ama insan gene de böyle düşünüyor.Şimdilerde ahşap rengini andıran veya renk renk plastikten yapılmış maddeler var ama.

Trabzona gelip te Sümela yı görmemek olmaz. Virajlı dar yollardan tırmana tırmana çıktık. Hep duyardık;Kartal yuvalarının yüksekliğinde heybetli/ihtişamlıdır diye Sümelayı.Gerçekten öyle çoğu çizilerk veya kopartılarak bozulmuş resimler Ortaçağ döneminden kalmaymış.Hatta yakınçağda yani Türklerin anadoluya yerleşim İstanbulu almalarından sonraları Osmanlılar yani dedelerimiz bu Ruhban okulunun işlevini sürdürmesine izin verdikleri gibi yeni eklemeler dahi yapılmış.Hıristiyanlık kültürü ve incili tasvir eden bir sürü resim dini öğreti için kullanılıyormuş.

Trabzonda sadece adı Rus pazarı olarak kalmış pazarda alışverişin devamında Giresun/Bulancakta  bir tanıdıkta konakladık.Köylere çıkan yoların dik ve bozuk olması  bir hayli tedirgin etti bizi. Ordu nun içinde bir tur atıp Samsuna ulaştık.Bu bölgedeki yer isimlerin gençliğimiz ve çocukluğumuzda tiryakisi olduğumuz sigaralara isim vermiş olması belleğimizi uyardı.Samsun düzenli yollarıyla büyük bir şehir.Sahil yolundan devam edip Sinopa geldik. Ülkemizin en  kuzeydeki bölümü.Tarhi bir kent.Oldukça yüksek kuzeydeki en uç noktaya tırmandık.Amerikanın üslerinin olduğunu öğrendiğimiz bembeyaz koskocaman yuvarlak futbol topuna benzer şeylerin haberleşme amaçlı kullanıldıkları belli. Sinopun o gün yöresel pazarı varmış. Biraz sebze ve ve kavun alıp Havaalanı karşısında piknikte karnımızı doyurduk.Kavunu özellikle belirttim.Bu kadar tatlı ilk defa gördüm.Sinoptan devam edip Ayancık a geldik.Uzun tırmanışlar sonunda akşam karanlığında tanıdık olduğumuz bir ailenin köyünde misafir olduk. Sabah uyanıp etrafa şöyle bir göz attım. Eski ahşap evler ilk kez gördüğüm kestane ağaçları.Eski yapıların tümü ağaçtan.6 tane ayak üzerine oturtulmuş küçük yapıların ise tahıl yiyecek içeceklerini saklamak için yapılmış ambarlar olduğunu öğrendim.Ayakların hemen üstünde yaklaşık  bir metre çapında taşlar konmuştu. Bu taşlar bu bölgede çok olan fare ve sincapların ambarlara çıkmamaları için konduğunu öğrendik.Gezerken hemen önümde iki tane sincap galiba çiftleşme döneminde  olduklarından etrafa aldırış etmeden oynaşıyorlardı. Hareketsiz kalıp bir iki dakika oynamalarını seyrettim.Aynı anda ikiside birden durup etrafa kulak kesiliyorlardı.Herhangi bir tehlike olmadığını görüp kaldığı yerden tekrar devam ediyorlardı.Eski evlerin çatıları o yöreye özgü bizim dilimizde kayrak taş diye tabir edilen ince ve geniş bir taş türüyle kapatılmıştı.Çok ağırlık yaptığı belli olan bu tür bir korunma çeşidinin evlerin fırtına ve rüzgarlardan yerinden oynamaması için ağırlık oluşturduğunuda şaşırarak öğrenmiş olduk.Karadenizin nemli ikliminden Kuru ancak yeşilin devam ettiği yatırlar/evliyalar  diyarı olduğunu öğrendiğimiz Kastamonuya doğru yol alırken Yeşilin daha bir koyu olduğu sedir ağaçlarıyla kaplı dağ yollarında mola verdik.Yol kenarındaki  irili ufaklı sedir fidelerinden küçük olan birkaç tanesini pet şişelerin üstünü kesip içine biraz toprak koyarak kurumamasını sağlamak için yanımıza aldık.Şu an onları özenle bahçeme diktim umarım kurumaz büyütmeyi başarabilirim..Yolda meşhur Taşköprü sarımsağını almayı unutmadık tabiki.Kastamonunun tarihinin  çok eski olduğunu kameramla çekim yaparken gözüme takılan  Kastamonu kalesi eteklerindeki şelale yanındaki bir caminin yapım tarihinin 1093 tarihini gösteriyor olmasıyla öğrendik.Viyana savaşlarına katılmış Osmanlı Paşasına ait  ve içerisinde tarihi eşyalarla dolu olan bir konağı  binbir rica ile gezip görüntüledik.Yeni il olan Karabukün hemen  yanıbaşındaki Safranbolu  bizi birbaşka büyüledi.Avlusundaki güneş saatiyle Abdülhamit konağı,Kaymakam evi ve ve onlarca tarihi eviyle mükemmel bir yer Safranbolu.Karadenizi unatamadığımız için galiba tekrar kuzeye yöneldik. Ulusta bir arkadaşımızda konaklayıp ertesi gün Adını hep Amasya ile karıştırdığım Amasraya gittik.Yolda önceden ikaz edilmiş olmamıza rağmen  plakamızın 07 olması yabancı oluşumuz nedeniyle olduğunu davranış şekillerinden tahmin ettiğim Trafikler tarafından kemer takmadığımız için 32 milyon ceza ile ödüllendirildik. Amasra özellikle ahşap işlemeciliğiyle ünlü bir kıyı kenti. Aynı yoldan geriye dönüp ucu bucağı görünmiyen koyu gri bir renge sahip Karabük Demir Çelik Fabrikası yanından Ankaraya ulaştık. Bizi, bu geziyi yapmamızı sağlıyan,yaşamımızı ve özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz Ata’nın kabrini ziyaretimiz baya bir uzun sürdü.Özellikle müze haline getirilmiş alt bölümlerde ses ve resim efekti ile desteklenmiş Çanakkale/Birinci Dünya savaşı ve  kurtuluş savaşının canlandırıldığı yerler  bir hayli  etkiledi bizi. Eskişehir yolu üzerinden Kütahyaya geldik. İçindeki birsürü madensel eriyikle insanlara şifa veren kaplıcalarınndan  birisine gidip 15 günlük birikmiş yorgunluğumuzu  üzerimizden atıp  sıcak sularından kana kana içtik .Bu kadar zaman olarak kısa ama içerik olarak çok uzun olan gezinin sonuna gelmiştik.Harcıyamadığımız paralarımızı Afyonda Özdilek alışveriş mağazasında bırakıp Burdura geri döndük.

Bu tür bir geziyi düşünebilecek veya merak edebilecek arkadaşlar için birkaç bilgi vereyim.Ben eşim 10 yaşındaki kızım ve 16 yaşındaki yeğenim ile birlikte toplam 14 günlük olarak planladığımız gezi gider bitçesini birbuçuk milyar olarak belirlemiştim.4,500 km yol yaptık.Bu sürede 442 milyon TL harcamışım.Arabam Renault TS ve otogazlı. Dörtgün konaklama ücreti,yeme içme her gittiğimiz yere ait hediyelik eşya  vs. harcamaları bir milyarın az üstünde oldu.Yani hedeflediğimiz bütçe giderini tutturduk. Sanırım Muhasebeci olmamın bir avantajı :)).En ucuz otogazı Ankarada 956,000,-TL ve en pahalıda Artvin/Yusufelinde 1,036,000,-Tl ile aldık.

Butür gezi yapacak arkadaşlarıma bol şanslar diler kendilerine her türlü konuda yardımcı olabileceğimi belirtirim. Eğer sıkılmadan yazımızı tamamlayabildiyseniz bunun  benim için bir öğünç kaynağı olacağnı söyliyebilirim.

 Teşekkürler.

 Zafer TUNÇ

21/08/2003 Antalya

NOT:Allah nasip ederse bir sonraki gezi planımda Sahil yolundan Mersin,Nemrut ve Güneydoğu bölgesine ziyaret olacak.