New York ve Florida'ya Bir Gezi...

Aslinda bu geziyi 3 sene önce 2001 yilinin subat ayinda yaptik ama, bir türlü derleyip bir yazi haline getiremedim. Nihayet simdi, 2 haftalik ABD gezimizde gördüklerimi (bir hafta New York + bir hafta güney Florida'da arabayla yolculuk) sizinle paylasacagim. Aslinda prensip olarak Türkler'den vize isteyen (..ve zor vize veren) ülkelere gezmeye gitmiyorum ama okuldan arkadasim (1986-1990 ATIOYO-Aydin Turizm Isletmeciligi ve Otelcilik Y.O.) Kenan'in New York'ta yasiyor olmasi ve bizi davet etmesi, bir seferlik bu prensibimi bozmama neden oldu.

Internetten bastirdigim vize basvuru formlarini diger istenenlerle birlikte postayla ABD'nin Frankfurt Konsolosluguna yolladim (bir de kisi basi 99.-DM) üc hafta icinde pasaportlar on yillik vizeyle birlikte eve gönderildi. Hersey muntazam detayli düsünülmüs, saat gibi isliyor. Akliniza gelebilecek her sorunun karsiligini Internet sitesinde bulmak mümkün. Siz buna ragmen panikleyip-benim yaptigim gibi- ''nerede kaldi bizim pasaportlar yahu?'' diye saga sola telefon etmeye  kalkarsaniz ABD konsolosluguna ulasabileceginiz tek bir telefon numarasi var onun da dakikasi yaklasik 2.-€ !!  Amerikan kapitalizmi iste, adam her yerden para kazanacak ! Havalaninda da bagajlarinizi verirken ahiret sorularina tabii tutuluyorsunuz, ben neredeyse daha oracikta gitmekten vazgeciyordum.

Neyse yine de atladik hanimla ucaga, Frankfurt-New York 8,5 saatte indik JFK'ye (John F.Kennedy Havaalani). Daha ucak New York'a alcalmaya baslayinca ilk gördügüm  bir iki sey hemen kafamda olumsuz etki yapti. Birincisi New York'u hep Manhattan'deki gökdelenlerin oldugu bir sehir gibi hayal ederken, hic de öyle olmadigini, dis semtlerinin kahverengi renkli 4-5 katli cirkin binalarla dolu oldugunu gördüm, ikincisi de ucak inip perona yanastiginda, bagajlarin yüklendigi römorklarin eskiligi karsisinda bir ücüncü dünya ülkesine geldigimi sandim. (bosuna denmemis, ''Havaalanlari bir ülkenin aynasidir'' diye..ilk intiba cok önemli. Mesela Türkiye'ye ilk kez gelen bir yabancinin Izmir Adnan Menderes Havaalanini görünce edinecegi intiba ile, Antalya Havaalanini görünce olusacak ilk intibasi arasinda daglar kadar fark olacaktir.)

Sonra taksiyle 25 dakika'da Queens semtinin Sunnyside bölgesine geldik. Kenan'la esi Eileen burada oturuyorlar. Taksiciye biraz yardim edince! yolu ve evi bulduk. Tabii üc sene önce  Dolar/Mark paritesi 2,20 civarinda oldugundan bize hersey cok pahali geldi, simdi durum cok farkli. Euro'nun alim gücü cok yükseldi.

Bundan sonra anlatacagim ilk bölüm ilk bir haftamizi gecirdigimiz New York ile ilgili;

Hava buz gibi, yaklasik 0 ila -5 arasi ama, dondurucu bir rüzgar esiyor...Her ne kadar ilk kez New York'a gelmis bile olsak, aksam oldugunda hemen ''ne yesek?'' derdine düstük; Kenan'in önerisiyle hemen Türk marketine gidip bakindik ve hamsileri gördük. Kenan saticiya sordu: ''Taze mi abi bunlar?'' Satici: ''Taze abicim.'' Kenan:''Türkiye'den mi geldi abi bunlar?'' Satici:''Evet Türkiye'den.''  Gerci saticinin söyledigi iki seyden birine inanmamistim ama (Hamsiler tazeyse Türkiye'den gelmis olamaz, eger gercekten Türkiye'den geldiyse bu sefer taze olamaz diye düsündüm)  olsun aldik, bir güzel yedik, lezzetliydi de.. O gece öyle gecti ertesi gün elimizde sehir plani, gezmeye koyulduk. Zaten New York'un esas gezilcek yeri Manhattan adasi. Burasi yaklasik 1 km eninde, 7-8 km uzunlugunda ve caddeler, sokaklar, hepsi kare seklinde parsellenmis. Bütün ünlü binalar, caddeler, magazalar, oteller..vs burada. Tüm caddeler kare seklinde birbirini kestiginden yol bulmak hic zor degil, tabii biraz elinizdeki plandan anlamaniz lazim. Metro ve otobüsler vizir vizir, hemen kendimize haftalik bir kart aldik ( kisi basi 16.-$ falandi..), bütün hafta cok ucuza geldi ulasim.

Ben bir yere gittigimde o ülke halkinin yemesi-icmesi, aliskanliklari..gibi özellikleriyle cok ilgilenirim. Dolayisiyla carsi pazar dolasip, mallarin fiyatlarina bakarim. Fakat Amerikalilar ölcü ve tarti birimi olarak farkli birimleri kullandiklarindan insan ilk önce epey zorlaniyor. Mesela kilo gecmiyor orada, yaklasik 450 gram'a denk gelen bir tarti birimi kullaniyorlar. Ama ilk iki günden sonra ona da alistik.

Bir hafta boyunca Manhattan'i gezdik. Iste efendim adanin güneyindeki özgürlük anitindan, China Town'a, sanatkarlarin, entellerin takildigi SoHo dan, meshur 5.Avenue'ye kadar heryeri karis karis gezdik. Manhattan, New York'un can damari, bütün olay orada bitiyor. Sehirde cok fazla latino  (Güney Amerika ülkesi göcmenleri), yahudi ve cinli var. Özellikle China town'a girdiginizde bir an New York'ta oldugunuzu unutuyorsunuz. Hatta oradaki Mc Donald's in yazisi bile Cin alfabesiyle yazilmisti.  Gitmisken Manhattan'e bir de tepeden bakmadan olmaz. O zamanlar iki imkan vardi, biri Empire State Building'in tepesi digeri de Ikiz Kulelerin tepesi (World Trade Center). Empire State Building tam ortada oldugundan, oradan her tarafi daha iyi görürüz diye orayi tercih etmistik. Ikiz kuleler adanin en güneyinde kaldigindan her tarafi görmek mümkün olmuyormus. Simdi artik maalesef tek bir secenek kaldi. Malum saldiridan önce yerden de olsa onlari görme imkani bulmustuk. Bir saat kuyrukta bekledikten sonra Empire State Building'in tepesine (86. Kat) ciktik. Müthis bir manzara var.. 30-40-50 katli gökdelenler bile ayaginizin altinda..Meshur Central Park, diktörtgen seklindeki formuyla tam ortada...hersey müthis. O anda hic düsünmedik ama, 11 Eylül saldirilarindan sonra hep aklima gelmistir, tam tepedeyken ucagin binaya yaklastigini görsem acaba ne hissederdim diye..

New York'un binalarindan bahsedeyim biraz. Iki cesit bina görebiliyorsunuz. Birincisi yüksek gökdelenler, ikincisi de gökdelenlerin olmadigi bölgelerdeki, bazen 4-5, bazen de 8-10 katli, kahverengi tugladan yapilmis, yangin merdiveni binanin ön yüzünde asili, pek güzel olmayan (hatta cirkin denebilecek) binalar. Cok modern görünümleri yok ama yine de sehircilik, ve planlama acisindan bizim oradaki düzende sehirler insaa edebilmemiz icin daha birkac bin firin ekmek yememiz gerektigini düsünüyorum.

Ben buralara kadar gelmisken Harlem tarafina da gitmek istiyordum. Bu düsüncemi Eileen'e söyleyince ''Oraya kesinlikle bir turla gidin, yoksa cok tehlikeli, özellikle de East Harlem.''dedi.  Ama gündüz gözüyle birsey olamayacagini düsünüp önce Amerikan Tarih ve Doga Müzesine, oradan da 125.Street'teki Harlem caddesine gidip, otobüsten indik. Caddeyi batisindan, dogusuna kadar yürüdük, yanimda video kamera olmasina ragmen ilk defa orada kamerayi cikaip cekim yapmaya cesaret edemedim. Abartmiyorum, bir tane beyaz görmedim, yarim saat boyunca tek beyaz bizdik, tamamiyle zenci nüfusun oturdugu bir bölge, aslinda biz sadece ana caddeyi gezdik, caddede öyle anormallik yok, ama neden bir tane beyaz yok onu da anlamis degilim. Gerci bir anormallik var yine de, o da her bes metrede bir duvara dayanmis bir zenci, siz gecerken sizi süzüyor. Hani bizim kücük köy ve kasabalarimiza yabanci biri geldiginde yapildigi gibi. Sonra hava kararmaya baslayinca abartmayip ''bu kadar cesaret örnegi yeter..'' deyip, East Harlem'e gitmeden döndük.

Kenan'in esi Eileen sanata düskün bir insan, bizi illa Broadyaw'deki ünlü müzikallerden birine götürmek istiyordu, ama bunun icin de cok para ödemek istemedigimizi de biliyordu. Beraber Florida'ya ucmadan önceki son aksamimizda, bize bir sürprizi oldugunu, cok ucuza Time Square'de bir tiyatroya/sova gidecegimizi söyledi. Zaten pek bu olaylardan cakmadigimdan, bir de 6 gün ve gecedir  New York'un ayazinda sokak sokak gezmekten eskimo derisi gibi olmus yüzümüzün verdigi aciyla ''tamam gidelim, bari sicak bir yerde otururuz..'' dedik. Yanliz bahsettigi verin ne adini, ne de oyunun adini daha önce duymustum, giris ücreti olarak da kisi basi 3,50$ deyince biraz sasirdim. Cünkü buradaki ünlü oyunlara girisin en ucuz bileti 50.-$ dan basliyordu. ''Haydi hayirlisi, kendisi buranin bir yerlisi, bir bildigi vardir elbet..'' diyerek düstük Eileen'in pesine. Yanliz tiyatro binasina girince bunun pek ünlü bir oyun olmadigini sezinledik..oyun basladi..dört kisi biz, dört, bes kisi falan da yan koltuklarda, toplam dokuz kisi oyun seyrediyoruz..geldigimiz yer, yari amatör bir Afrika tiyatrosuymus megerse... Oyundan pek birsey anlamasak ta oyunculara ayip olmasin diye salondan cikamadik, Kenan haric tabii, o indi ve Tiyatronun alt katindaki barda! kafayi cekti. Biz oyunu sonuna kadar izleyip, sonunda - sanata bir sayginin geregi -  avuclarimiz patlarcasina alkis yaparak salondan ayrildik. New York'ta daha cok seyler gördük ama, fazla detaya girersem bu yazi bitmeyecek, gelelim ikinci bölümümüze;

Bir haftayi bu ilginc sehirde tamamlayip Continental Airlines'ten kisi basi gidis-dönüs 175.-$ a aldigimiz bir biletle La Guardia Havaalanindan                    ( New York'un, JFK ve Newark ile birlikte üc havaalanindan birisi) bir haftaligina Fort Lauterdale'ye uctuk. Ucak kalktiktan sonra nedendir bilinmez  Manhattan’in üzerinde iki tur atti, ben de böylece dünyanin parasini verip Helikopter turlari atanlarin aksine bedava turlamis oldum. Ucus 2,5 saat sürdü ve indik. Fort Lauterdale, Miami'nin yaklasik 60-70 kilometre kuzeyinde cok cok güzel bir sehir, benim Miami ve Miami Beach'ten daha cok hosuma gitti, nedenini sonra yazacagim. Hava cok güzel, sicak.

Daha önceden kiralamis oldugumuz Pontiac marka gicir gicir kiralik Van tipi otomobilimizi de alip yola koyulduk. Daha önceden hic kimse arabayi kullanmak istememis, bu isi benim üzerime yikmislardi (malum araba kullanirken cevreyi cok iyi göremiyorsunuz), ben de kabul etmistim. Ama otomobili devir alirken, icine falan oturunca  birden herkes kullanmaya talip oldu, bu sefer bana söförlük düsmez oldu. 

Florida Eyaleti ABD nin en cok turist ceken eyaletlerinden biri. Cok düzlük bir alani var, eyaletin en yüksek tepesi 150 metre!. Aslinda her tarafi ilginc ama, bizim bir haftalik bir zamanimiz oldugundan kuzeydeki, Disneyland gibi eglence parklarinin oldugu Orlando sehrini es gecip turumuza Miami’den basladik. Turumuzu ilk iki gece Miami Beach, sonraki gece Key Largo daki John Pennekamp kamp alani, iki gece Key West ve son gece de Fort Lauterdale olarak planlamistik, öylede uyguladik.

Tur basliyor… arabaya atladik Fort Lauterdale’den Miami Beach’te rezervasyonumuz olan Banana Bungalows adli 3 yildizli otele gidiyoruz. Otobana ciktik, radyoyu actik ilk duydugumuz sarki Tarkan’in ‚’’yakalarsam mucuk mucuk..’’ Saskinlikla birlikte sevinerek bir saatte Miami Beach’e geldik. Miami Sehri ile Miami Beach arasi birkac kilometre, köprülerle birbirine bagli..Miami Beach tarafi, kilometrelerce uzunlugunda, yaklasik 500 metre ila 2 kilometre genisliginde upuzun bir ada. Üzerinde de dev gibi oteller var. Genis bir sahili var, sahil bandinda da yüzlerce Cafe Bar ve Restoranlar mevcut. Geceleri pahali arabalariyla genclerin hava attigi Ocean Drive denen yol bizim Bagdat Ceddesi tipi biryer, ama o kadar genis degil tabiiki. Biz Subat ayinda gittik, orada yüksek sezonmus, hava sicakligi 25-27 derece civarinda. Kaldigimiz Banana Bungalows denen yeri biraz anlatmak istiyorum. Denize uzakligi  300 metre civarinda, ikiser katli dökük bir binalar yigini. Oda berbat, hani bizim iyi yönetilmeyen pansiyonlarimiz gibi falan. ABD de odalar genellikle büyük, kaldigimiz her yerde ikiser adet büyük yatak vardi. Iki kisilik odada kisi basi gecelik 38 $ civarinda bir para ödüyoruz.Yani bir oda 76.-$!! Ödüyoruz ama bizim yatagin ayagi bile yok, destek yapmak icin bir takoz koymuslar. Tek tesellim fiyata kahvaltinin dahil olusu. Otelin ortasinda kücük bir havuz var, bir de kalanlarin kendi yemegini pisirebilmeleri icin mutfak falan mevcut. Kalan müsterilerin neredeyse tamami, az parasi! olan ögrenciler. Gündüz denize girip biraz alis veris yapip yatiyoruz, sabah olunca hemen kahvaltiya kosuyoruz (Kahvalti yapmayi cok severim). Esas hayal kirikligi simdi basliyor; Kahvalti kücük bir kulubeden servis ediliyor, self service oldugundan kuyrukta yaklasik 30-40 kisi ! bekliyor. Bekleme süresi uzuyor, sinirim tepeme cikiyor, kahvaltisini alabilenlere bakiyorum, ellerinde iki dilim kizarmis tost ekmegi, bir recel ve plastik bardakta bir kahve! Kahvaltinin tamami bu. Az cok biliyorum Amerikan Breakfast nasil ama ödedigimiz para aklima gelince sinirim daha da artiyor. Isin daha komik tarafi da; kulübede calisan iki kisinin önünde kücük bir kahve makinasi, ev tipi minnacik bir toaster ( bir seferde toplam 4 dilim kizartabiliyor!) 4-5 kisi kahve alip, iki kisiye de tost ekmegi verilince herkes yine 5 dakika kahvenin demlenmesini ve ekmegin kizarmasini bekliyor. Kahvaltimizi aliyoruz ama, ben hemen karsi market’e gidip birkac takviye falan aliyorum 20.-$ daha ödüyorum. Bu is bize pahaliya mal oluyor yavas yavas…ama buna mecburum cünkü sabah kahvaltisini iyi yapamazsam günüm iyi gecmeyecek biliyorum…  Daha iyi otellere gitmeye kalksaydik herhalde gecelik kisi basi 100.-$ falan ödememiz gerekecekti.

Neyse dönelim yine günlük gezilerimize. Florida’nin güneyi batakliklarla, dolayisiyla timsahlar ve kuslarla dolu. Miami yakinlarinda da Everglades denen milli park böyle biryer. Önce bir Miami sehrine ugruyoruz ama burasi yüksek gökdelenlerle dolu, bir ticaret sehri gibi duruyor. Dünyanin en büyük yolcu gemisi limanina sahip. Gercekten de dev yolcu gemileri buradan Karayiplere Bahama adalarina tur yapiyorlar. Bir hafta New York’u gördükten sonra pek ilginc gelmediginden arabadan inmeden 50 km uzakliktaki Everglades Milli Parkina devam ediyoruz.  Burada yol boyunca cesitli isletmeler mevcut, hangisine girerseniz girin aslinda hepsinin tur programlari ayni. Buralarda Air Boat denen hava gücüyle suyun üzerinde kayan cok gürültülü gemiler batakliga tur yapiyor, yaklasik 30 kisilik gruplarla bunlara binip sazliklarla kapli batakligin üzerinde gidiyor, kus türlerini ve timsahlari seyrediyorsunuz. Bu arada tabii timsahlari cok yakindan, arada bir engel olmaksizin izleyebiliyorsunuz. Daha dogrusu bunlar tam timsah da degilmis, onun bir cinsi olan Alligator’mus. Arada cok ince bir fark var, timsahlar cok ince agizli ve cok saldirganken, Alligator lar daha genis burunlu ve daha az saldirganmis.

Yaklasik bir saatlik turdan sonra bir de timsahlarla gerceklestirilen bir sov var, burada bakici, timsahlarin agzina elini, kafasini falan sokuyor, ceker cekmez de hayvanin agzi hizli bir sekilde kapaniyor, tehlikeli bir is… Bu arada doga ve hayvanseverlere bir tavsiyede bulunayim, Yine ayni yol üzerinde Shark Valley ( Köpekbaligi Vadisi) var. Burada köpekbaliklari yok, ama yine Alligatorlar ve türlü türlü kuslar, yilanlar dogada acik bir sekilde dolasiyor. Siz de gezi yolunda yürüyüp veya bisiklete binip üc dört metre yaninizdaki hafif cukur alanda gezinen hayvanlari seyrediyor bozulmamis doganin tadini cikariyorsunuz. Arada da tel örgü falan yok. Isteyenler icin mini tren turlari da var, burayi gezmek te iki saat falan sürüyor…

Dönüste yine Miami ye gidip Little Havanna denen, sürgünde yasayan Kübali göcmenlerin yasadigi bir semte ugradik, bir Küba restoraninda ilginc yemeklerden yeyip otele döndük. 

O gece Ocean Dirive’deki barlari gezip, birseyler ictik. Barlarda ickiler plastik bardakta veriliyor, cok tuhaf. Sebebi güvenlikmis. Hani bardak kirilir mirilir, adamin dudagini keser, o da birkac milyon dolar tazminat talep eder falan diye…

Ertesi sabah Miami Beach teki otelden ayrilip Key West yoluna koyuluyoruz.Key West te gün batimi Yaklasik 250 km lik bir yol, cogunlugu incecik adaciklarin birbirine yollarla baglanmasindan olusuyor. Arada cok cok uzun köprüler de var (Seven Mile Bridge) ama biz Key West e gitmeden önce bir gece Key Largo da kamp yapma planimizi gerceklestirmek icin John Pennekamp kampina gidiyoruz. Burada kalmak cok pahali degil, ama bizde ekipman eksikligi var. Kenan’la Eileen  evden getirdikleri cadirlarini aciyorlar. Kücücük cadir. Sonra bari izgara atesi yakip et falan pisirelim dedik, ates zayif geldi, pilav ve etler pismedi, karanlik basti, elektirik almamisiz, karanlikta kaldik acemilik iste… O arada kendi halimizde muhabbete dalmisken, caliliklarin arasindan bizim yiyeceklere göz koymus vaziyette bekleyen Raccon'larin tacizine ugradik. Simdi bana soracaksiniz o nedemek diye, valla sözlükleri karistirdim tek kelimelik bir karsiligini bulamadim, ama birkac cümle ile yazilani aynen aktariyorum: RAKUN:  Tilkiden büyücek, ayıya benzer ve kuyruğu alaca halkalı olup ağaçta yaşayan bir Kuzey Amerika hayvanı, zool. Procyon lotor (Kaynak: seslisozluk.com)  Yani simdi bu tarif büyük ölcüde dogru ama Allahi var hayvanlar ayiya falan benzemiyordu, en azindan o kadar büyük degildi ve epey güzel bie kürkü vardi.

Kovuyorsun gitmiyorlar, biraz panikledik. Hani güzel bir yemek yemis olsak kalani verelim ama zaten biz doymadik dogru düzgün, bir de Racoon'larla mi paylasacagiz yemeklerimizi. Neyse zor ve rahatsiz gecen bir geceyi iki kisi cadirda, iki kisi de arabanin icinde uyuyarak gecirdik. Sabah olunca 20 mil kadar acikta yer alan mercan adalarina snorkel turuna gittik. Baliklar, yunuslar..bircok sey görüp yine karaya döndük ve Key West’e yola devam ettik. Sonradan ögrendikki Key West’te Snorkel turlari daha ilginc oluyormus. Key Largo'da cok dalga vardi, bir de mercanlar cok dipte idi, cok iyi görme imkani olmadi. Zaten yetkili sert bir ses tonuyla herkesi pesin pesin uyardi, ``eger mercanlara dokunursaniz 50.-$ cezasi var´´ .Kimse korkudan mercanlara yaklasamadi.

Sonra iki saat sürecek Key Largo-Key West yoluna ciktik yine. Key West ilginc ve büyükce bir kasaba. Cesitli festivaller düzenleniyor burada. Biz de cok hos bir evde kaldik, ödedigimiz parayi en iyisi yazmayayim. Buranin en islek caddesi Duval Street. Southern Point denen bir beton blok da cok ünlü. Burasi ABD’nin en güney noktasiymis, ve buradan Küba’nin baskenti Havanna 90 mil imis. Kew West’ te her aksam bir meydanda toplanan kalabalik, günesin batisini seyrediyor. Tam bir turist kasabasi. Sahil falan yok, Daha cok zengin turistler gelip tekneleriyle civardaki cennet gibi adalara aciliyorlar. Fiyatlar acayip pahali. Iki gece de burada kalip dönüs yolunda (Key West’ ten 40 mil falan uzakta idi) bir denize girelim diyoruz. Tesadüfen girdigimiz yerde nefis bir plaj var, tamamen dogal ortam, denizin ici, incecik kum, saatlerce sudan cikmiyoruz. Buranin adi Bahia Honda Key. 1992 de ABD nin en güzel plaji secilmis. Buna benzer birkac plaj daha var, Key’lerde.

Bir gecemiz daha var, onu da Fort Lauterdale de gecirecegiz. Otel rezervasyonumuz yok. ABD de ilginc bir kupon sistemi varmis. Ayni bizim gazetelerin kupon dagittigi gibi orada da büfelerde dagitilan bir kitapcikta cesitli isletmelerin uyguladigi indirimler yaziyor. Tek sart kuponlarin yer aldigi o kitapcik yaninizda olacak. Kitapciktan bir otel bulup, telefon ediyoruz, aksam icin iki oda rezervasyonu yaptiriyoruz. Oda basi 35 $ falan, cok ucuz. Aksam 19 :00 gibi Fort Lauterdale nin biraz dislarinda, park alaninda bir sürü Tir kamyonunun durdugu otele variyoruz.. Belli ki uzunyol söförlerinin tercih ettigi bir otel.

Resepsiyonda sorun cikiyor, bizden iki misli para isteniyor. Kuponda yazan fiyattan yararlanmak icin rezervasyonsuz gelmek gerekiyormus. Biz telefonda oda ayirttigimiz icin ucuz fiyattan yararlanamazmisiz. Gündüz konustugumuz resepsiyonist bunu bize söylemeye unutmusmus !! ``O zaman silin rezervasyonumuzu, sanki biz yeni geliyormusuz gibi islem yapin, hatanizi telafi edin..´´ diyoruz. Yaniti : ``Hayir, sefimi beklemeliyim.´´ oluyor. Sef geliyor taa 21 :30 da, bizi ikibucuk saat bekletiyor nazik ! görevli.  Neyse uzun ugraslardan sonra dedigimizi yapiyor, odaya giriyoruz, sanki bes dakika önce icerde sigara icilmis gibi, kokuyor oda. ``Bu paraya bu kadar oluyormus´´ deyip katlaniyoruz. Ertesi gün ucusumuz aksam gec saatte oldugundan gündüz, Fort Lauterdale’i gezip, denize giriyoruz. Sahili Miami Beach gibi, ama sehir daha ilginc. Her taraf –galiba sonradan yapma- su kanallariyla dolu. Villalarin önünde, birer de yat  duruyor. Lüks bahceli tek katli villalar, önlerinde kücük iskeleleri ve tekneler. Buradan hemen acik denize cikabiliyorsunuz.

Bu arada bir markette ilginc bir diyalog yasadik, onu da anlatmak istiyorum ; New York ta oldugu gibi Florida’da cok sayida Yahudi ve Latin Amerikali göcmen var, burada birinci dil Ispanyolca. Bir süpermarkette alisveris yaparken, bir bayan görevli esimin ayakkabilarini isaret ederek bozuk bir ingilizceyle`` güzelmis, nereden aldiniz ?´´ diye soruyor. Biz de ``from Turkey´´ diye yanitliyoruz. Tabii anlamiyor, anlamiyor ama ettigi laf sinirimi bozuyor.``Is these a Country ?´´( bu bir ülke mi?)  Anlatmaya calisiyorum, anlamiyor..

Sonra aksam tekrar 27 derece sicakliktan, dondurucu soguga, New York’a dönüyoruz. Bir gece daha arkadaslarimizda kalip, ertesi gün Almanya’ya dönüyoruz. Havaalaninda  check-in islemleri saatlerce sürüyor, dikkat ediyorum, personel tam bir güneyli mentalitesiyle, agir ve plansiz calisiyor.

Daha yazacak cok sey var ama, söyle kisa bir topralamak gerekirse, aklimda kalan baslica konulardan biri, ABD de fiyat – hizmet oraninin cok yüksek olusu. Verdiginiz paranin karsiliginda hizmet cok az. Hizmet seviyesinin bu kadar düsük olmasi beni hayal kirikligina ugrattigi kadar, kizdirdi da. Bir de bu yetmezmis gibi %10-15 arasi bahsis beklentisi ve adeti var, cogunluk ta buna uyuyor. Nedeni de servis personeli cok az kazaniyormus! Icimden hep düsündüm, ''siz gelin de hem az kazanip , hem yüksek hizmet vermek nasil olabiliyor, Türkiye’de görün diye.''

Bu seferlik te bu kadar, umarim ilginizi cekmistir.

Ercan Toprakyaran

webmaster@turizmcilerkahvesi.com